Eskiden biri ortadan kaybolduğunda “meşgul” derdik. Şimdi “paylaşmıyor” diyoruz ve bu bir endişe cümlesi gibi geliyor. Görünürlük, varlığın ölçüsüne dönüşmüş: story yoksa gün yok, gönderi yoksa etkinlik yok, aktif değilsen ortada da yoksun. Bu ölçü sessizce hepimizin kafasına yerleşti.
Görünür olmak da bir iş
Sürekli görünür olmak emek ister: fotoğraf seçmek, yazı bulmak, zamanlamayı ayarlamak, gelen tepkilere bakmak. Bir süre sonra bu küçük işler toplanıp görünmez bir mesaiye dönüşür. Kimse maaş vermez ama bırakınca bir şey kaybediyormuşsun gibi hissettirir.
Küçük ama can alıcı
En güzel anlarının bazıları hiçbir yerde görünmedi: bir arkadaşla gece yarısı konuşma, tek başına keşfettiğin bir şarkı, kimseye söylemediğin bir başarı. Görünmediler; ama oldular.
Görünmez kalma hakkı
Kimseye bir şey göstermeden yaşamak saklanmak değildir. Bazı şeyleri yalnızca yaşamak, bazı dönemleri sessizce geçirmek, bir süre ortalıkta olmamak herkesin hakkı. Hatta çoğu zaman tam da bu sessizlikte düşünür, dinlenir, değişiriz. Sürekli izleniyormuş gibi yaşayan biri değişmeye pek fırsat bulamaz; çünkü her denemesi bir gösteriye dönüşür.
Bu, paylaşmayı bırak demek değil. Paylaşmak güzel; yakınlarla anı çoğaltmak, bir şey üretip göstermek değerli. Mesele, paylaşmadığın zamanları eksik saymamak. Görünmediğin gün de senin günün.
Denemeye değer
Bu hafta güzel bir anı bilerek hiçbir yerde paylaşma. Sadece yaşa, en fazla yakın birine anlat. Sonra kendine sor: Paylaşmadığım için daha mı az yaşadım?
Görünmezsen yok musun? Hayır. Görünmediğin anlarda da nefes alıyor, düşünüyor, büyüyorsun. Varlığın başkalarının ekranındaki izle ölçülmüyor; o iz, varlığının yalnızca küçük bir yansıması.