Paylaşmak suç değil. İnsan gördüğünü göstermek ister, hep istedi; bunda yeni bir şey yok. Yeni olan sıra. Önce “nasıl görünür”, sonra “nasıl yaşanır”. Kamera artık cebinde değil — kafanın içinde. Ve hiç kapanmıyor.
Kafandaki kamera hiç kapanmıyor
Kameranın karşısındayken farklı davranırsın; bu insanca. Sorun, kameranın artık hep açık olması. Kahveyi içmeden fotoğraflıyorsun. Manzaraya gözünle bakmadan ekrandan bakıyorsun. Anı yaşarken, o anı anlatacağın cümleyi kuruyorsun. Yaşayan sen değilsin; çeken sen.
Küçük ama keskin ayrım
Bir anı paylaşmak istemek başka. Bir anı paylaşmak için yaşamak bambaşka. İlkinde yaşadığın şeyi taşırsın. İkincisinde anı, daha başlarken seyirciye göre kurarsın.
Kimse görmese, yine yaşar mıydın?
Bir şeyi “paylaşılmaya değer” bulmak, onu başkasının gözünden tartmaktır. Ardından sinsi bir soru gelir: kimse görmeyecek olsa, bunu yine yapar mıydın? Bazı anlar için cevap tereddütsüz “evet”. Bazıları için “eee, şey…”. Asıl üstünde durulacak şey, işte o tereddüt.
Çünkü bir anın değerini beğeniye bağladığın an, o an artık senin değildir. Onu başkasının onayına kiralamışsındır. Kiralanmış mutluluğun ise tek bir huyu var: kira ödenmeyince geri alınır.
Görünmezlik bir kayıp değil
Kimseye göstermediğin an, boşa gitmiş an değildir. Sadece senin olan andır. Kaydetmeden, paylaşmadan, kimseye anlatmadan yaşanan bir şey — giderek nadirleşen bir lüks. Ve tuhaf olan şu: en çok hatırladıkların, çoğu zaman en az paylaştıkların.
Denemeye değer
Güzel bir anı bilerek paylaşma. Telefona hiç uzanma. Tuhaf gelecek. O tuhaflık bile, kameranın içine ne kadar yerleştiğinin sessiz bir itirafı.
Soru “paylaşmayı bırak” değil. Soru şu: önce an mı, gösterisi mi? Sırayı sen kurduğun sürece kamera senin elinde. Sıra tersine döndüğü an, kamera seni eline alır.